Merak Ettiklerimiz
Gönderen: Zafer COŞKUN Tarih: 21 Eki, 2009 Saat 02:09 PM | Toplam 0 yorum


 

İçerik Tablosu

 


 

Arılar birisini soktuktan sonra neden ölür? Bu bütün arı türlerinde olur mu?
Arılar, eşekarıları ve karıncalar, “Hymenoptera” adı verilen böcekler takımının üyeleridir. Bu böcekler, aynı zamanda, aslında erişkin dişilerin yumurta yerleştirme uzantıları (ovipozitör) olan “iğne”ye sahip olan tek böceklerdir. Bazı türlerin iğneleri üzerinde bulunan küçük çıkıntılar, sokma sonrasında iğnenin yara içerisinde kalmasına neden olur. Bu durumda, vücudunun arka bölümünden bir parça kopan böcek, bu hasar nedeniyle hayatta kalamaz.
Başa Dön
Balıklar uyur mu?
Çoğu balık türü, zaman zaman, dinlenme hali olarak bilinen ve uyku davranışı olarak da adlandırılabilecek bir enerji tasarrufu evresine girer. Ancak bu hal, çoğu karasal canlıda görülen uyku halinden oldukça farklıdır. Gündüzleri aktif olan bazı balık türleri, geceleri korunaklı kayalıklara veya oyuklara çekilerek dinlenir. Bu dinlenme zamanlarında, genellikle bu tip korunalı yerlere çekilmenin nedeni, geceleri dolaşan avcılara yem olmayı önlemektir. Geceleri aktif olan balık türleri de, gündüzleri belli alanlarda hareketsiz durarak bu uyku hali evresini geçirir. Yani, hemen hemen tüm balıklarda bir tip pasif uyku bulunur. Birçok köpekbalığı türü ise, su altında nefes alabilmek için devamlı olarak oksijence zengin olan suyun döngüsünü sağlamak ve bu nedenle de her zaman yüzmek zorundadır. Ancak bir yandan hareket ederlerken, zaman zaman beyin fonksiyonlarını yavaşlatarak dinlenme haline geçtikleri de bilinmektedir. Bazı köpekbalığı türlerinin ise (nurse shark), okyanusun dibinde hareketsiz kalarak dinlendikleri gözlenmiştir.
Başa Dön
Kış uykusuna giren hayvanlar nasıl oluyor da o kadar uzun bir süre açlık ve susuzluğa dayanıyorlar?
Kış uykusuna giriş öncesinde, hayvanın metabolizması oldukça yavaşlar. Bu sayede, vücudun enerji (ve su) tüketimi de en aza indirgenmiş olur. Kış uykusu, yani hibernasyon öncesinde, hayvanlar vücutlarında fazladan yağ depolarlar. Vücutlarına depoladıkları bu yağı, hibernasyon süreci boyunca enerji kaynağı olarak kullanırlar.
Başa Dön
Toprak solucanları toprağın içerisinde nasıl ilerliyorlar? Çöpleri yiyorlar mı yoksa ileri iterek mi ilerliyorlar?
Toprak solucanları, çöplerin içeriğindeki çoğu şeyi besin olarak kullanır. Ancak bunun, toprak içerisinde ilerlemeleri ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Toprak solucanları, gövdeleri üzerinde bulunan küçük çıkıntılar ve vücutlarının tamamını uzunlamasına hareket ettirebilen kasları sayesinde hareket ederler. Küçük çıkıntılar, öne hareket esnasında arkaya doğru, arkaya hareket esnasında ise öne doğru konumlanır. Toprak içerisinde hareketleri esnasında da, önlerine herhangi bir engel çıktığında önce bunu itmeye çalışırlar, itemezlerse de hemen yanında dolaşırlar veya yönlerini değiştirirler.
Başa Dön
Sıcak ve soğuk kanlı hayvanlar arasındaki temel farklar nelerdir? Sürüngen ve memeli kanları arasında bir takım farklılıklar olduğunu biliyorum, ancak bunun dışında fiziksel veya fizyolojik farklılıklar var mı?
Sıcak kanlı olarak bilinen hayvanlar, aslında sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Bu canlılar, vücut sıcaklıklarını belirli bir seviyede tutabilme yeteneğine sahiptirler. Değişken vücut sıcaklıklı (soğuk kanlı) hayvanların vücut sıcaklıkları ise, çevrelerini sıcaklığına bağımlıdır ve az çok çevre sıcaklığı ile aynı seviyede olacak şekilde değişir. Sabit vücut sıcaklıklı canlıların bunu başarabilmeleri, çok çeşitli mekanizmalara bağlıdır. Soğuk bir ortamda titreme gibi genellikle kas hareketi sonucu ürettikleri vücut ısısı ve sıcak ortamlarda da terleme yolu ile ısı kaybetmeleri, bu mekanizmaların en önemlilerindendir. Ayrıca sahip oldukları çeşitli vücut örtüleri ile de (tüy, kıl, telek gibi) ısı yalıtımını sağlarlar. Bu tip refleks mekanizmalar, memelilerde, beyinde bulunan hipotalamik bölge tarafından düzenlenir. Değişken vücut sıcaklıklı canlılar ise, bu tip termoregülasyon (ısı düzenleme) mekanizmalarından yoksundur. Vücut örtüleri, etkin bir ısı yalıtımı sağlayamaz ve derileri de ter bezleri açısından fakirdir, dolayısıyla dermis tabakaları yapı bakımından oldukça farklıdır diyebiliriz.
Başa Dön
Yunusların kulakları var mıdır?
Tüm memelilerde olduğu gibi, yunusların da kulakları vardır. Sadece dış kulak kepçeleri bulunmaz. Dikkatli bakarsanız, gözlerinin hemen arkasında bulunan ufacık kulak deliklerini fark edebilirsiniz. Kulak kepçelerinin olmayışı, yüzüş için adapte olmuş vücut şekillerinin bir sonucudur.
Başa Dön
İnsanın tam olarak taksonomik sınıflandırılması nedir?
Regnum (Alem): Animalia (Hayvanlar)
Divisio (Bölüm): Coelomata (Gerçek sölom boşluğuna sahip canlılar)
Subdivisio (Alt bölüm): Bilateria (Bilateral simetrililer)
Phylum (Şube): Chordata (Sırtiplikliler)
Grup: Craniata (Gerçek kafataslılar)
ubphylum (Alt şube): Gnatostomata (Gerçek çeneliler)
Superclassis (Üst sınıf): Tetrapoda (Dört üyeliler)
Classis (Sınıf): Mammalia (Memeliler – Meme bezlerine sahip canlılar)
 Subclassis (Alt sınıf): Eutheria (Placentalia – Plasentalı memeliler)
 Ordo (Takım): Primates (Primatlar)
Subordo (Alt takım): Anthropoidea
Superfamilia (Üst aile): Catarrhina (Eski dünya maymunları)
 Grup: Hominoidea (İnsanlar ve insansı maymunlar)
 Familia (Aile): Hominidae (İnsanlar)
Genus (Cins): Homo Species
(Tür): Homo sapiens
Bölüm özelliği, vücut içerisindeki organların yer aldığı ve zar ile ayrılmış olan gerçek bir boşluğun varlığını anlatmaktadır. Bilateral simetri, vücudun tam ortasından bir simetri düzlemi geçtiğinde, iki yanda kalan vücut parçalarının birbirine eş olduğunu anlatır. Şube özelliği, notokord içeren ve sırt kısmında yer alan bir sinir sistemi varlığını gösterir. Alt şube özelliği, alt ve üst çenenin bir eklem ile birbirinden ayrılmış olmasıdır. Plasenta varlığı ise, gerçek bir hamilelik evresi varlığına işarettir.
Başa Dön
Böcekler niçin bu kadar çok sayıda yumurta bırakıyor?
Hayvanlar aleminde yaşamın temel amaçlarından belki de en önemlisi, bir türün genlerini bir sonraki nesile aktararak devamını sağlamasıdır. Her türün doğal düşmanları ve karşı karşıya oldukları çok sayıda tehlike vardır. Kural olarak, düşmanı az olan veya yavrularına etkin bir biçimde bakabilecek olan türlerde, yumurta veya yavru sayısı daha azdır. Yavru bakımı görülmeyen ve yavruları doğal tehlikelere karşı daha savunmasız olan türlerde ise, bu sayı daha fazladır. Böcekler, genellikle bıraktıkları yumurtalarını korumazlar. Yapıları itibariyle de oldukça savunmasız ve kolay zarar görebilir nitelikte olan yumurtaları, birçok tehlike ile karşı karşıyadır. Yumurtaların veya larvaların çoğunun yaşama şansı düşük olacağı için de, mümkün olduğu kadar çok sayıda yumurta bırakılarak bu durum telafi edilmeye çalışılır. Böceklerde ve çok sayıda yumurta bırakan diğer tüm canlılarda bunun evrimsel açıdan tek sebebi, türün neslinin devamını garanti altına alabilmektir.
Başa Dön
Yılanlar ve kertenkeleler, niçin sürekli dillerini dışarıda tutar?
Çoğu sürüngende, dışarıya uzatılabilen bir dil yapısı bulunur. Ve yine çoğu zaman, çene kemiklerinde bulunan bir boşluk sayesinde, ağız kapalıyken bile dil dışarı çıkartılabilir. Yani aslında dil dışarıda tutulmaz, sürekli olarak dışarıya uzatılıp, içeriye geri alınır. Özellikle yılanlar ve kertenkelelerde görülen bu davranışın esas nedeni, çevreden duyum almaktır. Bu canlılarda, havada bulunan koku partikülleri, dil üzerindeki almaçlara yapıştırılır. Daha sonra içeri çekilen dil, bu koku partiküllerini, damağın hemen üst kısmında bulunan ve koku alımından sorumlu olan Jacobson Organı’na iletir. Sürüngenlerde koku alımının temel mekanizması bu şekildedir. Bu canlılar, yaraladığı ve elinden kaçırdığı bir avın peşinden giderken, yeni bir ortama girdiklerinde veya üreme döneminde yakınlarında karşı cinsten bir birey bulunduğunda, dillerini dışarıya çok daha sık uzatırlar. Bunun nedeni, kokunun izini sürmek veya etrafındaki kokuları en kısa zamanda tanıyabilmektir.
Başa Dön
Balinaların ortalama ömrü ne kadardır?
Balinaların 11’den fazla türü bulunmaktadır. Her türün ortalama yaşam süresi de farklıdır. Örneğin; Orca balinaları olarak geçen Orcinus orca’nın ortalama yaşam süresi 50-60 yıl kadardır. Sperm balinalarının ömrü ise, 70 yılı geçmektedir.
Başa Dön
Kutup bölgelerinde yaşayan hayvanlar neden donarak ölmez?
Arktik bölge adını verdiğimiz kutup kuşaklarında yaşayan hayvanların çoğu, sıcak iklimlerde yaşayan akrabalarına oranla daha koruyucu vücut örtülerine sahiptir. Örneğin daha sık tüylere sahiptirler veya derileri daha kalındır. Derilerinin altında bulunan yağ tabakalarının da daha kalın olması sayesinde soğuktan korunurlar. Bir diğer adaptasyon, vücut sıvısının donma sıcaklığını düşüren bir antifriz proteini sentezleyebilmeleridir. Etilen glikol olarak bilinen bu madde, aynı zamanda, arabalarda kullanılan antifrizin de etkin maddesidir. Ekolojide “Bergmann Kuralı” olarak geçen genellemeye göre de, soğuk bölgelerde yaşayan kuş ve memeli türlerinin vücutları, sıcak bölgelerde yaşayan akrabalarına oranla daha iridir. Vücut büyüdükçe yüzey / hacim oranı düşer ve büyük bir vücut, oransal olarak daha az bir yüzeye sahip olacağı için, vücudun iç sıcaklığı daha başarılı korunur. Yine ekolojide “Allen Kuralı” olarak bilinen genellemeye göre de, soğuk iklimlerde yaşayan türlerin vücut çıkıntıları (el ve ayak gibi üyeler ile, kulak kepçesi ve burun gibi vücut uzantıları) daha küçüktür. Bunun nedeni de, yine vücudun iç sıcaklığının daha başarılı bir şekilde korunabilmesi amacıyla yüzey alanını küçültmektir.
Başa Dön
Toprak solucanları nasıl görürler? İkiye ayırdığımız bir toprak solucanı yaşamaya devam edebilir mi? Nasıl ürerler? Kaç tür solucan vardır?
Bazı solucanlar kördür. Bazılarında ise, basit pigmentli bir göz yapısı bulunur. Bu yapı içerisinde de, ışığa duyarlı olan sadece birkaç pigment bulunur. Bu şekilde de, göz sadece önündeki ışığı algılayabilir. Bu tip gözlere “Ocelli = Nokta Göz” adı verilir. Etrafımızda görmeye alışık olduğumuz toprak solucanları, vücutları belirli bir noktadan itibaren ikiye ayrıldığında, yaşamlarını sürdürebilir. Toprak solucanlarının vücutlarına dikkatli bir şekilde bakarsanız, kuyruk kısmına doğru kalınca bir bant görünümündeki bir yapı dikkatinizi çekecektir. Toprak solucanları hermafrodittir (çift cinsiyetli). Yani bir bireyde hem erkek, hem de dişi üreme organları bulunur. Bu kalın bant görünümündeki yapı, üreme mevsiminde oluşan ve çiftleşmenin meydana getirildiği “klitellum” adını alan bölgedir. Çiftleşme sırasında iki toprak solucanı karşı karşıya gelir ve klitellumlarını birbirine yapıştırarak, sperm alışverişi yaparlar. Bu işlem sırasında klitellumlar birleşir ve daha sonra yumurtalar, “kokon” adı verilen bir kapsül üzerine boşaltılır. Solucan dediğimizde, sadece toprak solucanlarını değil, birçok solucanı kastetmiş oluruz. “Solucan” kelimesinin kapladığı aileler arasında halkalı solucanlar ve yassı solucanlar gibi çok farklı omurgasız grupları bulunabilir. Ancak sadece Annelidler (Annelidae) ailesine bakacak olursak, bunlar da toprak solucanlarını, poliketleri, oligoketleri ve sülükleri içermektedir. Bunların hepsinin özellikleri birbirlerinden farklıdır. Yukarıda verilen bilgiler ise, sadece toprak solucanları için geçerlidir.
Başa Dön
Günümüzde yaşayan karasal memeliler niçin eski çağlarda yaşamış olan akrabalarına oranla çok daha küçükler?
Hayvanlar aleminde hayatta kalabilmenin en önemli şartlarından ikisi, besin ve barınak sağlayabilmektir. Eski çağlarda yaşamış olan memelilerin, besin bulmaları olasılığı günümüze kıyasla oldukça yüksekti. Daha küçük vücuda sahip bir canlının besin ihtiyacı, büyük vücutlu bir canlıya kıyasla doğal olarak daha az olacaktır. Öte yandan iri vücutlu hayvanlar, hayatta kalabilmek için çok daha fazla besine ihtiyaç duyacaktır. Besin kaynaklarının azalması, daha küçük vücutlu olan memelilerin hayatta kalmalarını sağlamış; buna karşılık büyük vücutlu memelilerin yok olmasına veya zaman içerisinde vücut boyutlarının küçülmesine neden olmuş olabilir. Yine büyük vücutlu hayvanların, çetin çevre koşullarından veya doğal afetlerden korunabilmek için barınak bulma ihtimali de daha düşük olacaktır. Küçük vücutlu memeliler ise, bu tip zor durumlarda çok daha rahat saklanabilir ve sınırlı ortamlarda bile kolayca barınak bulabilirler.
Başa Dön
Yılanlarda vücut içerisindeki organlar vücut şeklinde nasıl uyum yapmıştır?
Yılanlarda ve bazı kertenkele türlerinde olduğu gibi ince-uzun vücut yapısına sahip omurgasızlarda da, vücut içerisindeki organların tümü vücudun şekline uyumlu bir halde uzunlamasına konumlanır. Örneğin bir yılanın iç organlarına bakacak olursanız; midenin, yumurtalıkların, akciğerin ve diğer tüm organların da vücut boyunca ince-uzun bir şekilde konum aldığını görürsünüz. Çift yapıdaki organlardan bazıları, diğer canlı gruplarında olduğu gibi vücudun her iki yanında değil, birbirlerinin ucunda konumlanır. Tabii ki bazı çift organlardan da fedakarlık edilmiş. Örneğin yılanlarda akciğerlerin ve yumurtalıkların birer çiftleri körelmiştir. Kalınbağırsakları ise kısalmış ve bizdeki gibi kıvrılmış değil, düz şekilde konumlanmıştır. Bir memeli vücudunu düşündüğünüze, organların hemen hepsinin çeşitli iskelet yapıları ile korunaklı bir halde örtüldüğünü görürüz. Örneğin kafatasımız ve göğüs kafesimiz. Yılanlarda ise, özellikle avın yutulması ve besinin sindirilmesi sırasında kolaylık sağlanması için, bir göğüs kemiği yoktur. Ancak uzunlamasına konumlanmış olan organları kısmen de olsa koruyabilmek amacıyla, omurgadan çok sayıda kaburga kemiği çıkar ve kuyruğun başlangıç çizgisine kadar da vücut boyunca devam eder. Yani yılanlar (ve yılan formundaki kertenkeleler), dünya üzerinde en fazla sayıda kaburga kemiğine sahip olan canlılardır.
Başa Dön
Arılarda besinin yerinin özel bir dans ile kovandaki diğer bireylere anlatıldığını okudum. Bunu tek bir dans tipi ile mi yapıyorlar? Farklı konumlar ne şekilde anlatılıyor?
Arılarda, bu danslar sayesinde besinin yeri, özelliği ve verimi hakkında kovandaki diğer bireylere bilgi verilir. Temel olarak iki tip dans vardır: çember dansı ve kıç dansı. Çember dansı, diğer dansa göre daha basittir ve sadece kovanın yakınında bulunan bir besin kaynağı hakkında bilgi verilir. Besin kaynağını keşfeden arı, kovana geri döner ve petekler üzerinde bir çember çizerek yürümeye başlar. Bir tur sonunda başladığı yere geldiğinde de tam ters yöne dönerek, bir tur daha atar. Bu böyle sürüp giderken, bir yandan da kanatlarıyla ses çıkartır ve feromon salgılar. Bu sayede, kovandaki diğer bireylerin dikkatini çeker ve başına toplanmalarını sağlar. Çember dansında, kovanın yaklaşık 100 metre kadar civarındaki besin kaynakları bildirilir. Ancak bu kaynağın yönü hakkında herhangi bir bilgi verilmez. Uyartıyı alan ve besinin bulunmaya değer olduğuna ikna olan bireyler, kovanı terk ederek bu besin kaynağını aramaya çıkarlar. Bu noktada da, oldukça gelişmiş olan görme ve koku alma duyuları, besin kaynaklarını bulmalarına yardımcı olur. Eğer besin kaynağı kovana belirli bir mesafeden daha uzaksa, bu sefer diğer dans tipine baş vurulur. Kıç dansı olarak bilinen bu dans ile arı, kovandaki arkadaşlarına besin kaynağının uzaklığı, kovana göre yönü ve niteliği hakkında bilgi verir. Yine kanat vızıltısı ve feromon etkisi sayesinde arkadaşlarını çevresine toplayan arı, vücudun alt bölümünü belirli bir frekansta titretmeye başlar. Bu titreşimin hızı, besin kaynağının uzaklığına göre değişir (besin kaynağı ne kadar uzaktaysa titreşim o kadar yavaş olur). Kaynağın kovana göre yönünün anlatılmasında ise, referans nokta olarak güneş alınır. Dans esnasında arının vücudunun yönü ve vücudunun eğim açısı, besinin güneş ve kovana göre konumunu, açısı ile birlikte belirtir. Söz gelimi besin, düz bir doğru üzerinde kovan ve güneş arasında yer alıyorsa, arı başı ile kovan yönünü gösterecek şekilde, düz bir doğrultuda dans eder. Ancak eğer kovan, besin ve güneş bir üçgen oluşturacak konumdaysa, dansın doğrultusu bu kez aradaki açıya göre bir eğim alır.
Başa Dön
Dünyanın en zehirli canlısı nedir?
Çoğumuz, bazı türleri zehirli olduğu için yılanlara pek sıcak bakmayız. Hatta tropik iklimlerde yaşayan bazı yılan türlerinin zehirlerinin, çok kısa sürede 10’larca insanı öldürebilecek kadar güçlü olduğu bilinmektedir. Ancak sanıldığının aksine, dünya üzerindeki en zehirli canlılar sadece yılanlar değildir. Kuzey Avustralya’da yaşayan bir deniz anası türü olan Chironex fleckeri, dünyanın en zehirli canlısı olma özelliğini uzun bir süre korumuştur. Phyllobates ve Dendrobates cinslerine ait kurbağa türleri de, dünyadaki en zehirli canlılar arasında sayılmaktadır.
Başa Dön
Bazı kuş türleri neden uçamaz?
Bunun yanıtı aslında evrim kuramını ile birlikte yer alan bir takım prensipler ile açıklanabilir. Kullanılmayan karakterlerin evrim süreci içerisinde körelmesi mantığına dayanan teoriye göre, canlının yaşam süreci boyunca ihtiyaç duymadığı ve bu nedenle de kullanmadığı karakterler, zamanla tamamen veya kısmen körelmeye uğrar. Buna bir örnek olarak, bir memeli olan insanın tüylerindeki azalmayı düşünebiliriz. Doğa şartlarının çetinliği altında yaşayan diğer memeli türleri, vücutlarını kaplayan tüyleri sayesinde etkin bir ısı yalıtımı sağlarlar. İnsan ise, oluşturduğu sosyal toplum yaşantısının bir parçası olarak giyinme kavramını ortaya çıkarmış, ısı yalıtımını bu yapay şekilde çözümlediği için de zaman içerisinde vücudunun doğal ısı yalıtım mekanizması olan tüylerinden yavaş yavaş kurtulmuştur. Çok büyük bir ihtimalle, ilkin insanın bedeninde, günümüz modern insanına kıyasla çok daha fazla oranda tüy bulunuyordu. İşte bazı kuşlarda da (emu, tavuk, devekuşu, vs.), yaşam tarzları nedeniyle kanatların pek fazla bir görevi kalmamıştır. Belirli bir alanda çok izole olarak yaşayan bir kuş türü (örneğin, sadece Avustralya kıtasında yaşayan emu), doğal düşmanları ile çok fazla karşılaşmayacaktır. Alanda kendisine yeterli besin ve barınak koşullarını da bulabiliyorsa, göç etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu nedenle, çok da fazla ihtiyaç duymadığı kanatları, zaman içerisinde körelecek ve uçma işlevini yitirecektir. Ancak bahsettiğimiz körelme, her zaman bir organın tamamen yok olması veya işlevini tamamen yitirmesi anlamına da gelmez. Örneğin tavuklarda da kanat uçma yetisini büyük ölçüde kaybetmiş olmasına rağmen, kısa mesafelerde halen uçma yeteneği gösterebilir.
Başa Dön
Kedilerin ve diğer bazı hayvanların gözleri karanlıkta neden parlar? Bu bir biyolüminesans olayı mıdır?
Kediler ve diğer birçok memeli türleri, gözlerinin damar tabakasında “Tapetum Lucidum” adı verilen bir yapıya sahiptir. Bu yapıda bulunan guanin kristalleri sayesinde, gözün arka kısmına düşen ışık yeniden retinaya yansıtılır. Retinaya geri yansıtılan ışığın bir kısmı mercekten geri döner ve gözlerin gece parlamasına neden olur. Bu yapı sayesinde, karanlıkta gözün alabildiği ışık miktarı arttırılmış, daha doğrusu mevcut ışıktan daha fazla yararlanılmış olur. Bu nedenle de, gözlerinde “Tapetum Lucidum” bulunan hayvanlar, karanlıkta daha iyi bir görüşe sahiptir. Bu bir biyolüminesans olayı değildir, çünkü ışık hayvanın kendisi tarafından oluşturulmaz, sadece ışığın geri yansımasının bir sonucudur.
Başa Dön
Bir sivrisinek tarafından ısırıldığımızı, kaşınmaya başlayıncaya kadar neden anlayamıyoruz?
Sivrisineklerin, “proboscis” adı verilen çok ince ve iğnemsi bir sokucu ağız yapıları vardır. Derimizden kan emecekleri zaman da bu yapıyı kullanırlar ve deriye çok ince bir delik açarlar. Zaten bu nedenle de sivrisinek tarafından ısırıldığımızı hissetmeyiz (bazı türlerin haricinde). Proboscis tarafından açılan delik çok küçük olduğu için, kanın daha dışarıya çıkamadan çabucak pıhtılaşması söz konusudur. Bunu önlemek için sivrisinek tarafından deri altına tükürük içeriğindeki bir anti-koagülan (pıhtılaşma önleyici) madde zerk edilir ve böylece kanın akışı sağlanır. Isırıldıktan sonra kaşınmamızın nedeni de, vücudumuza yabancı bir madde olan bu anti-koagülana karşı vücudumuzdan salgılanan histamindir. Bu arada kan emen türlerde, sadece dişilerin kan emdiklerini, erkeklerin daha çok bitki özsuları ile beslendiklerini de belirtelim.
Başa Dön
Sıcakkanlı hayvanların vücut ısıları nasıl sabit kalır?
Sıcakkanlılık, aslında tam olarak doğru bir tanım değil. Bu tip canlılara “sabit vücut sıcaklıklı” denilmesi daha uygundur. Çünkü dış ortamın sıcaklığı ne olursa olsun, bu canlılar, vücutlarının iç sıcaklığını belirli bir aralıkta tutmayı başarabiliyorlar. Isı, enerjinin bir çeşididir. Vücudumuza aldığımız besinleri sindirdiğimizde, besinlerin içinde saklı olan enerji, vücudumuz tarafından kullanılır. Sabit vücut sıcaklıklı hayvanlarda, açığa çıkan bu enerjinin bir kısmı ısı enerjisine çevrilerek, vücudun iç ısısının sabit tutulması için kullanılır. Vücudun çeşitli bölgelerinde farklı miktarlarda üretilen ısının dağılımı ve düzenlenmesi, kan tarafından kontrol edilir. Hipotalamus’da bulunan soğuk ve sıcaklık merkezleri, sıcaklığın düzenlenmesinden sorumludur. Kılcal damarların genişletilmesi ile sıcaklık yükselir, daraltılması ile de azalır. Ayrıca vücut üzerinde bulunan kıl, tüy, saç ve telek gibi yapılar da, ısı yalıtımında görevlidir. Yine çoğu sabit sıcaklıklı hayvanda, deri altında bulunan kalın yağ tabakası da, ısı yalıtımına yardımcı olur. Terleme gibi su buharlaştırma prensibine dayanan olaylar ile ısı kaybı sağlanabilir. Sabit sıcaklıklı olma, kirli ve temiz kanın vücut içerisinde birbirinden ayrı olarak dolaşması ile de yakından ilişkilidir. Değişken vücut sıcaklığına sahip (soğukkanlı) hayvanlar ise, vücut ısılarını dengelemek için besinlerinden kazandıkları enerjiyi kullanmak yerine, dış ortamın sıcaklığından etkilenirler. Bu nedenle de, çok sık beslenmeleri gerekmez. Ancak bu canlıların en büyük dezavantajı, hava soğuk olduğunda vücut fonksiyonlarının da yavaşlamasıdır. Bu hayvanların vücutlarının üzerinde, ısı yalıtımını sağlayacak özellikte yapılar bulunmaz.
Başa Dön
Develerin neden kamburu vardır, ne işe yarar?
Develer, boynuzsuz, midesi üç bölmeli, köpek dişleri olan geniş, esnek yastıkçıklarla donanan iki parmaklı (kumlu arazide yürümeyi kolaylaştırır) geviş getiren hayvanlardır. Sırtlarındaki kambura hörgüç denir. Hörgüç ya da hörgüçler, bu hayvanların otlaklardan yoksun çorak iklimlerde yaşamasına olanak veren yağ depolarıdır. Susuzluğa dayanıklılık daha çok tek hörgüçlü devenin özelliğidir; oysa daha sık ve uzun tüylü olan çift hörgüçlü deve büyük soğuklara çok iyi dayanır. Devenin susuzluğa dayanıklılığı, ne iddia edildiği gibi, su hücreleriyle donanmış olarak işkembenin yapısından ne de hörgücünde depoladığı yağların yanarak “metabolik su” ya dönüşmesindendir. Susuzluğa dayanıklılık, hayvana gece beden sıcaklığını düşürme (30-32 dereceye kadar) ve gündüz yükseltme (40-41 dereceye kadar) olanağı veren değişken ısılılığın sonucudur; ayrıca değişken ısılılık temel etkenine, terlemeyle ısı taşınımı, idrar hacminin büyük ölçüde düşmesi ve nihayet kan hacminin değişmemesi süreçleri de eklenir. Su yitiren tek hörgüçlü bir deve her defasında 200 litre su içebilir. Develer çorak ve çöllük bölgelerde çok iyi yük hayvanıdır. Tek hörgüçlü deve koşum hayvanı olarak da kullanılır.
Başa Dön
İşkembelilerde sindirim işlemi yaklaşık olarak ne kadar zaman alır? Midelerinde bir sürü bölme olduğunu biliyorum, acaba diğer memeliler ile kıyaslandığında çok daha uzun bir sindirim sürecine mi sahipler?

Sindirimin süresi esas olarak, bir hayvanın besin olarak vücuduna aldığı maddeler ile orantılıdır. Bitkisel besinler, kural olarak hayvansal besinlerden daha zor ve uzun zamanda sindirilirler. Sadece bitkisel besinler ile beslenen canlıların (herbivorların) bağırsakları da daha uzundur. Bunun nedeni, bitkisel besinlerin içeriğindeki selülozun, bağırsak florasında doğal olarak yaşayan bakteriler yardımıyla sindirilebilmesidir. İnsanlarda da aynı durum geçerlidir ve bu nedenle de ağır bir antibiyotik tedavisi, bağırsaktaki bu bakteri florasının zarar görmesine ve çeşitli yan etkilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Genel olarak 3 farklı beslenme tipi biliyoruz. Karnivorlarda (etçiller) sindirim sistemi çok karmaşık değildir ve görece daha kısadır. Bu canlılar beslenme zincirinin en üst basamağını oluştururlar ve bu nedenle de aldıkları besinler daha kolay sindirilir özelliktedir. Bu canlılardaki sindirim süresi de diğer beslenme tiplerine göre daha kısadır. Omnivorlarda (hepçiller) sindirim sistemi biraz daha uzun ve etçillere göre biraz daha karmaşıktır. İnsanların da içinde olduğu bu grup, besin zincirinin her basamağında yer alır. Bu nedenle, bu gruba giren canlılar, dengeli bir beslenme sistemi izlemek zorundadırlar. Sindirim süreleri etçillere göre biraz daha uzun olup, besin olarak alınan maddelerin karbonhidrat, yağ ve protein içeriğine göre değişkenlik gösterir (yaklaşık olarak öğün başına 2-10 saat). Herbivorlarda (otçullar) ise, uzun ve oldukça karmaşık bir sindirim sistemi bulunur. Besin zincirinin en alt basamaklarını oluşturan bu canlılar çok daha bir ayrıntılı sindirim kapasitesine ihtiyaç duyarlar (hatta bazen yukarıda sözünü ettiğimiz gibi çeşitli bakterilerin bile yardımlarına ihtiyaçları olabilir). Sindirim süresi de, diğer beslenme tiplerine göre en uzun olan gruptur. Ruminantlar (işkembeli canlılar) da bu gruba girerler. Ancak beslenme tipinin yanı sıra, sindirim süresine etkili olan başka faktörler de vardır. Bunların arasında; vücuda alınan besinin miktarı, lokmanın büyüklüğü, besinin sindirilebilirliği ve diğer fiziksel özellikleri sayılabilir. Örneğin yapılan bir çalışmada, geyiklerin farklı besinler ile beslenmesi durumunda sindirim süreleri ölçülmüştür. Sonuç olarak yoncanın 15 saat, kanarya otunun 23 saat ve diğer bir bitki türünün ise 20 saatte sindirildiği görülmüştür (Ingalls JR, Thomas JW, Tesar MG, Carpenter DL. Relations between ad libitum intake of several forage species and gut fill. Journal of Animal Science. 25(2):283-289). Genel olarak ruminantlarda sindirim süresi 24 ile 48 saat arasında değişir. Ancak ruminantların çok geniş bir grup olduğunu, çok çeşitli vücut büyüklüklerine sahip canlıları içerdiğini ve sindirimin canlının vücut boyutu ile de orantılı olduğunu aklımızın bir köşesinde bulundurmamız gerekir.


Başa Dön
Kurbağalar (ve bazı diğer türler) niçin cinsiyet değiştirirler?
Bu çok karmaşık bir konudur. Bugüne değin yapılan bazı araştırmalar bu soruyu yanıtlayabilecek bazı ipuçları sağlamış ancak kesin tanımlayıcı bir yanıta henüz ulaşılmamıştır. Bütün olup biten hangi genlerin ne düzeyde etkin hale geldikleriyle ilgilidir. Yapılan araştırmalar, seks kromozomlarının belirleyici faktör olmadığını kanıtlamıştır. Geleneksel olarak iki X kromozomu varsa kurbağa dişidir, kromozomlardan birisi Y ise, hayvan erkektir. Ancak molekül biyolojisi ve genetik mühendisliği teknikleriyle, XX kombinasyonundan erkek, XY kombinasyonundan da dişi üretilebilmektedir. Bunlar oldukça nadirdir ancak, cinsiyetin belirlenmesinde X ve Y kromozomlarından başka faktörlerin de, muhtemelen her iki kromozomda da bulunan bir genin rol oynadığı gerçeğini ortaya çıkarmış olması bakımından ilginçtir. Kurbağalara ve bu durumu sergileyen diğer hayvanlara döndüğümüzde, bir cinsiyet organının kaybolup diğerinin gelişmesine izin veren geni(genleri) etkin kılacak kimyasal ateşleyicilerin olma olasılığı yüksektir. Bu, üretkenliklerini garanti altına almaları açısından ulaşılmış bir evrim olarak düşünülebilir ve bu tür hayvanlar için bir avantajdır.
Başa Dön
Çekirgeler, yalnızca zıplayan eklem bacaklılar olarak tanımlanabilir mi?
Çekirgeler, eklem bacaklılar içerisinde Insecta (Hexapoda: Altıbacaklılar: Böcekler) sınıfına girerler. Çayır çekirgeleri Saltatoria takımına, çayır çekirgeleri de Phasmida takımına dâhildir. Çekirgeler, sıçrayıcı bacak yapıları nedeniyle zıplayan eklembacaklılar olarak bilinirler, ancak tanımlarını sadece bununla kısıtlamak, onlara haksızlık olur. Sistematik bilgileri içeren bir entomoloji kitabından, bu takımlar hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz.
Başa Dön
Kurbağaların derileri niçin nemlidir?
Kurbağalar, amfibiler (çift yaşamlılar) olarak bilinen canlılar grubunun üyeleridir ve hem suda, hem de karada yaşamaya uyum sağlamışlardır. Kara yaşamına tam olarak uyum yapamadıkları için de, akciğer solunumuna ek olarak başka solunum şekillerine de sahiptirler. Deri solunumu da bunlardan birisidir. Solunumun gerçekleştiği her organda veya vücut bölümünde, belirli bir oranda nemlilik olmalıdır. Çünkü solunum gazlarının dolaşım sistemine katılabilmesi için, sıvı içerisinde çözünmeleri gerekir. Örneğin akciğerde gaz alışverişinin gerçekleştiği alveollerin iç yüzeyi de mukus sıvısı ile kaplıdır. Kurbağaların derileri, mukus salgısı yapan bezlerce zengindir. Deri solunumunu yeterli bir biçimde gerçekleştirebilmesi için, hayvan yüzey derisini sürekli olarak bu bezlerin salgıları ile nemli tutar. Ancak derinin nemli olmasının tek görevi solunuma yardımcı olmak değildir. Düşmanlarından korunabilmek için, kaygan bir deriye sahip olması her zaman büyük bir avantajdır (Bir sabunun kayganlığı nedeniyle elinizden nasıl çabucak kayabildiğini düşünün). Ayrıca yine çoğu kurbağa türünde, düşmanlarından korunma amaçlı olarak çeşitli toksik maddeler salgılayan deri altı zehir bezleri de bulunur. Bu salgıların zehir oranları türlere göre değişkenlik gösterir. Ülkemizde ise, insana zarar verebilecek denli zehirli olan türler bulunmamaktadır.
Başa Dön
Kertenkeleler niçin kuyruklarını bırakır?

Sürüngenler sınıfının üyeleri olan kertenkeleler, genellikle küçük vücutlu ve oldukça çevik canlılardır. Ancak kertenkeleler ile beslenen çok sayıda hayvan türü vardır ve hızlı hareket etmelerine rağmen, bazen düşmanlarının elinden kurtulamayabilirler. Bu nedenle çoğu kertenkele türünde görülen "kuyruk bırakma", aslında onları avcıların elinden kurtaran yegâne taktiklerden birisidir. Belirli kertenkele gruplarında tehlike durumunda kuyruk, 6. ve 7. kuyruk omurları arasında bulunan gevşek bağlantılı kıkırdak bölgeden bırakılır. Bırakıldıktan sonra hareket etmeye uzunca bir süre devam eden kuyruk parçası avcıyı oyalarken, kertenkele de kaçabilmek için yeteri kadar zaman kazanmış olur. Daha sonra kaybedilen kuyruk "rejenerasyon" ile yeniden oluşturulur. Eğer hayvan genç bir birey ise kuyruk, eskisinin aynısı olacak şekilde ve düzgün bir biçimde yenilenebilir. Yaşlı bireylerde ise yeni çıkan kuyruk çok düzgün olmayabilir. Bu olay sadece kertenkelelerin kuyrukları için geçerli değildir. Omurgasız hayvanların çoğunda ve omurgalı gruplarının da bir kısmında, yitirilen çeşitli vücut bölgeleri yeniden rejenere edilebilir.


Başa Dön
Dinazorların yokoluş bilmecesi.
Bazı bilim adamları dinazorları göktaşlarının yok ettiğini savunurken. bir çok bilim adamı bunu kanıtlayacak bir delil olmadığını savunmaktadır. Ortam şartlarının değişmesiyle dinazorların uyum sağlayamadığını ve yok olduğunu savunan bilim adamları da vardır. Bir kısım ise dişi dinazorları etkileyen bir hastalığın dişi dinazorları yok ettiğini ve dinazor türlerinin de yok olduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak kesin bir yargı ve delil bulunmamaktadır. Bu arada benim de bir fikrim var. Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama? " Dinazorlar soğukkanlı canlılardır değil mi? Öyleyse herhangi bir iklim değişikliği türlerinin yok olması için yeterli olabilir mi acaba? :)"
Başa Dön
En Büyük Organınımız nedir?
Bedenimizin dış yüzünü kaplayan deri kendini yenileyen canlı bir organdır. Yetişkin bir insanın derisinin yaklaşık 5 kg ağırlığı olduğu gerçeğinden yola çıkacak olursak ,deri vücuttaki en büyük organdır ve ortalama kalınlığı 3mm kadardır.İç organları dış etkilerden koruyan derinin 2/ 3 sinin yok olması organizmanın yaşayamayacağı anlamına gelmektedir.Ayrıca deri üzerinde yaklaşık 5 milyon tüy vardır.Esneklik ve su geçirmezlik özelliği olan derinin canlılığı su ve oksijene bağlıdır. Kendini yenileme özelliği olan derimiz üç tabakadan oluşur.
Başa Dön
Dış gebelik nedir?
Normalde, her ayın belirli bir döneminde (yaklaşık 28 günlük periyodlar halinde olacak şekilde), dişilik hormonlarının da etkisiyle, dişilerin ovaryumundan (yumurtalık) bir adet yumurta hücresi olgunlaştırılarak dışarı atılır. Yumurtalık kanalından ilerleyerek uterus (rahim) içerisine inen bu yumurta hücresi, eğer canlı olduğu 48 saat içerisinde döllenirse zigot oluşumu ile gebelik meydana gelir. Olgunlaştırılan yumurta hücrelerinin ovaryumdan atılması esnasında, yumurta kanalının (ovidukt) son kısmını oluşturan fallopi tüplerinin uç kısmındaki silli yapılar işlev görür. Siller yardımı ile yakalanan yumurta hücresi, yumurtalık kanalına bırakılır ve bu şekilde normal yoluna yönlendirilmiş olur. Döllenme, eğer olacaksa, yumurta hücresinin ovaryumdan bırakıldığı andan itibaren izlediği yolun herhangi bir yerinde sperm ile karşılaşma durumunda gerçekleşir. Ancak bazı
, ovaryumdan henüz atılmış olan yumurta hücresi, fallopi tüpünün silleri tarafından yakalanamaz ve rahmin içine inmek yerine dış kısmına (karın boşluğuna) düşebilir. Daha sonra da, bu konumdayken kendisini izleyen bir sperm tarafından döllenebilir. Böyle bir durumda döllenme gerçekleştiğinde de, söz konusu olan olay “dış gebelik” adını alır. Embriyo belirli bir evreye kadar burada gelişimini tamamlayabilir. Hatta bazen normal gelişimi tamamlamış dış gebelik embriyolarının başarılı doğumlarına bile rastlanabilir. Ancak böyle bir durumda plasenta, rahimin dış yüzeyinde oluşur. Bu hem anne için sıkıntı verici bir durum olabilir, hem de uterus duvarlarının koruyucu yapısından mahrum kalmış şekilde gelişimini tamamlamaya çalışan embriyo için tehlikeli olabilir. Zaten bu tip gebeliklerde, gerekli ve yeterli önlemler alınmadığı takdirde, sonuç %80 oranında embriyonun ölümüdür.
Başa Dön

 


Yorumsuz